| Yazar |
Mesaj |
wampirella
Brujah


Yaş: 19
Kayıt: 20.02.2007
Mesajlar: 935
Şehir: laneth şehir

|
|
Norveçli mektup arkadaşımın bana gönderdiği bir kasetin sonunda Dream Theater diye bir grubun Pull Me Under isimli bir şarkısı vardı. Şarkının ilk saniyelerinden itibaren DT’nin büyüsüne kapıldım ve bu büyü veya ne haltsa hala devam ediyor. Şarkının sonunda aniden sanki yanlışlıkla stop düğmesine basılmış gibi kesilmesi beni deli etmişti, bunu arkadaşımın kötü bir şakası sanmıştım ama orijinalinde de böyleydi ve bunun Dream Theater devriminin sadece ufak bir kırıntısı olduğunu sonradan anlayacaktım. Grubun ismine de aşık olmuştum adeta. Ve haldur huldur her yere, her insana sormaya başlamıştım bu gizemli ismi. Benim kaliteli müzik arayışım bir yana esas hikaye çok daha önce; 1985’in sonbaharında, Boston’daki Berklee Müzik Okulu’nda gitarist John Petrucci ve basçı John Myung’un o zamanlar 18’inde olan muhteşem davulcu Mike Portnoy’u doğaçlama yaparken görmeleriyle başladı. Daha sonra onunla kafeteryada tanıştılar ve hem müzik zevklerinde hem de hayatlarında birçok ortak yön olduğunu gördüler. Dünyanın dört bir yanından gelen bir sürü adamın arasında tesadüfen hemşehri (Long Island) olan 3 müzisyenin buluşması onlar için bir mucize, bizim için ise bir armağandı.
Okuldan arda kalan zamanlarda eskiden John Petrucci’nin “Centurion” isimli lise grubunda çalan dahi keyboardcu Kevin Moore ve Chris Collins isimli bir vokalistle çalmaya başladılar. Aralarındaki uyuma ve grupları Majesty’nin geleceğine çok güvenmiş olacaklar ki Berklee gibi Steve Vai, Al Di Meola, Chris DeGarmo(Queensryche) ve birçok yıldızı yaratan bir okulu bırakıp Majesty’ye daha fazla konsantre olmak istediler. Böylece müzik dersleri ve parttime işler ile geçimlerini sağlayabilirler, geriye kalan zamanda ise Majesty’yle stüdyoya kapanabilirlerdi. 1986 Mart ayında dört kanallı kaydettikleri 6 şarkılık demolarını tamamladılar ve belli bir dağıtıma dahil olmadan dükkanlarda ve elden bu demoyu satışa sundular. 6 ay içinde 1000 tane satan demo halen daha bootleg olarak satılmaktadır. Demonun soundu ilk dönem Rush’a benziyor, genç ve acemi olmalarına karşın progressive ve kompleks bir sound seçmişlerdi.
Mechanic Records isimli yeni bir şirketle anlaşan grup daha önce kurulan Majesty isimli bir jazz grubunun var olması nedeniyle mecburi bir isim arayışına girdi. Glasser, Mi and Magus gibi seçenekler elendikten sonra Mike’ın babası Howard California’daki bir sinema salonunun ismini tavsiye etti: Dream Theater. Bilindiği üzere ingilizcede “theater” hem tiyatro hem de sinema salonu anlamına geliyor. Bu yüzden fragmanların sonunda “in theaters very soon” gibi ibareler alıyor.
İsim değişikliğinden sonra ses renginin uyuşmazlığı ve yetersiz bulunması nedeniyle grubun istenmeyen adamı Chris Collins gruptan ayrıldı. 1986’nın kasım ayında kendilerinden yaşça büyük olan Charlie Dominici’yi bulan grup çalışmalarına devam etti ama yanlış giden şeyler vardı. Charlie denedikleri vokalistlerin içinde en tecrübelisi ve en idealiydi ama yine de aranılan kan o değildi. Dream Theater’ın en sert zamanının göstergesi olacak ilk albümün çalışmaları esnasında bazı kısımları Charlie’ye söyletmek grup için zor olmuştu ve Charlie’nin çalışma sonlarında piyanonun başında Billy Joel ve Beatles şarkıları söyleyerek kendini daha iyi hissediyor olması DT ile aralarında büyük bir uçurum ise daha çok açılıyordu.
Prodüktör Terry Date ile ilk albüm 1 ay süre içinde 88’in yazında Pennsylvania’da tamamlandı ve 89’da When Dream and Day Unite piyasaya çıktı. Albümün kapağında olduğu gibi kaliteli ve progresif rock takipçilerine kızgın demirle DT’nin sembolünü derilerine işleyecek kadar güçlü bir albümdü WDaDU. Albümün isminin altında son derece ince bir sembolizm olduğu kesin. Düş’ün ve gün’ün buluştuğu zaman. 24 saatlik bir zaman diliminin, sürekli tekrarlanan, son derece teknik olan fizik kurallarıyla oluşan bu nedenle DT’nin progresif yanını temsil eden Gün ve hayallerin saflığını, umursamazca ilericiliğini, müziğin esas gücü olan daha anlaşılır ve kalıcı olan melodi’yi veya akılımıza getirmeyi çok sevdiğimiz bir fantezi gibi ağzımıza sakız ettiğimiz nakaratları, koroları ifade eden Düş’ün buluştuğu zaman ortaya çıkan bir Düş Tiyatrosu.
When Dream and Day Unite eleştirmenler tarafından beğenildi. Gerçekten de albümde yer alan her şarkı ümit vadetmeyi bırakın kendi başlarına birer klasiktir. Bana göre DT’nin en büyük özelliklerinden biri olan her şarkının kendini diğerlerinden bağımsız bir şekilde belli etmesi bu albümde başlar. Yani yapıları, şarkı sözleri uzun enstrumantal kısımları benzese de dinlerken hangi şarkıda olduğunuzu anlayabilirsiniz. Bu duyguyu verebilen nadir gruplardandır DT. WDaDU Dream Theater’ın en sert albümüdür. Gelecekte The Mirror gibi sert parçalara yer vereceklerdir ama albüm genelinde sert distortion sound’una, thrash ritimlerine bu kadar ağırlık vermezler.
Müzikte söylenmeyen ama WDaDU’nın ilk parçası olan A Fortune in Lies liriklerinin başında duran cümle; “Uzun zamandır hayatımda ilk kez...dünyamdaki her şey doğruydu...ve birden uyandım”, düş tiyatrosunun perdelerini açar. Şarkı; çalmayı huy edinen bir arkadaşları hakkındadır ama bu basit temadan yola çıkarak daha çok şey ifade eden şarkı sözlerine sahiptir. Albümün en baba şarkısı şüphesizThe Killing Hand’dir. Başındaki introyu da katarsak Observance(Farketme), Ancient Renewal(Eski Canlanma), The Stray Seed(Kayıp Tohum), Thorns(Dikenler) ve Exodus(Göç) isimli 6 bölümden oluşan yaklaşık 9 dakikalık bu şarkı DT’nin değişken sound’unun yarattığı bir başyapıttır. Şarkı sözlerinde anlatılan hikaye çok anlaşılır olmasa da hatta Mike Portnoy bir röportajında John Petrucci’nin neden söz ettiğinin çok açık olmadığını söylemesine rağmen hikaye klasik bir alacakaranlık kuşağı hikayesidir. Kahramanımız duvarda tuhaf şekiller ve ölü(yakın zamanda öldürülen) insanların isimlerini görür. Doğaüstü olayın gizemini çözmek için bir arayışa girer. Sonunda duvarda kendi ismini görür, tüm tuhaf şekilleri ve isimleri kendi bilinçaltının yarattığı sonucuna varır, the killing hand aslında onun ta kendisidir. Son mısralar şöyledir: “I laugh at what I’ve done, I am the killing hand” ve belki de sonunda kendini öldürür.
Killing Hand’e albümün en baba şarkısı derken Ytse Jam’e de haksızlık etmemek lazım. Charlie’nin sesinden hoşlanmayan DT fanları için bu enstrumantal şarkı albümün gerçek hitidir. Deli gibi çalan keyboard gitar partisyonlarının ağırlıkta olduğu tam anlamıyla kafayı yedirtecek kadar manyak bir parçadır. Heavy metal tarihinin en iyi enstrumantal şarkılarından biridir. Her ne kadar ismi Ytse Doğaçlaması şeklinde yorumlansa da aslında ince bir gönderme vardır eski grup isimlerine. Ytse Jam Majesty’nin tersten yazılmasından oluşan bir kelimedir. Eski gruplarına bağlılıkları sadece bu isimle kalmaz, DT fanlarının defter süslemesinde sıkça kullandığı sembolün ortasında da tersten ve düzden iki tane M harfi vardır, ayrıca Majesty olarak çaldıkları parçaları da konserlerde improvize bir şekilde ortaya çıkarmayı çok severler.
Status Seeker direkt olarak anlatılmasa da toplum içinde yüksek bir yer, prestij kazanmak için geçmişteki düşüncelerini satan “sınır çizgisini dolar işaretiyle çizen” bir adam hakkındadır. DT tarihi içinde adı pek anılmasa da muhteşem nakaratıyla ve coşturucu ritimleriyle en çok sevdiğim şarkılardan biri olan Light Fuse and Get Away, Kevin Moore’un Space Dye-West’e kadar uzanacak olan “biriyle hesaplaşma” konusunun ilk kez kullanımıdır. “Güven ve sadakatin bana ne yaptığını görebiliyorum, intikamın açlığıyla ve tehlikeli bir kalple işaretten ne kadar uzaklaştığımı fark edebiliyorum” der Kevin baba. Afterlife adından anlaşılacağı üzere ölümden sonra hayatı konu alan hiristiyan göndermeleri olan bir şarkıdır. The Ones Who Help To Set the Sun aşk kelimesinin anılmadığı buna karşın aşkın gidip gelmesi bunun nasıl korunabileceği hakkında son derece şiirsel yönü olan, aşkın korunduğu sürece “biz güneşin doğmasına yardımcı olanlarız” diye yorumladığım bir parça. Düş’ün ve Gün’ün buluşmasının son şarkısı; Only a Matter of Time başlığıyla sanki buluşmanın zaman yüzünden bittiğini alttan alta söyleyen, bu yüzden son parça olarak seçildiğini sandığım bir şarkı. Sözleri son derece kompleks olan bu şarkının bir kısmı bana Criss Cross’un meşhur Jump Jump şarkısını anımsatır nedense. Albümün en matrak yanı ise kapağının içindeki grup elemanlarının süslü püslü glamcilere benzeyen fotoğraflarıdır, eminim onlar da şimdi gülüyorlardır o fotoğraflara.
WDaDU bir debut albüm için çok başarılıdır ve genç bir gruptan beklenmeyecek kadar progresif, yenilikçi ve kaliteli bir albümdür. Ama albümün dört dörtlük olmasına gölge düşürebilecek 2 etken vardır. Bunlar Charlie’nin HelStar vokalistine benzettiğim DT sound’una yakışmayan sesi ve düzenlemelerin muhteşemliğinin yanında kayıt ve prodüksiyon kalitesinin kötülüğüdür. Bunlara karşın progressive dinleyicileri için antika değerinde manevi değere sahiptir ve James LaBrie’nin söyleyip Kevin Shirley’in prodükte ettiği bir WDaDU’ın ne olabileceğini düşünmek bile kafayı yedirtebilir.
Albüm Mechanic records’un klip çekecek mali desteği bile verememesi, yetersiz tanıtım yapması ve New York dışında konser ayarlayamaması yüzünden satış olarak başarısız oldu. Grup yükselmek ve amaçlarına ulaşabilmek için bazı şeyleri değiştirmek zorundaydı. Daha önceki sebeplere konserlerdeki kötü performansı ve liderlik vasfını taşıyamayan özelliği de eklenince Charlie 1990’da gruptan atıldı. Marillion kendi isteğiyle DT’yi alt grup olarak konserlerine istedi ve bu nedenle Charlie son kez DT’yle aynı sahneyi paylaşarak bu önemli konserle veda etti. Bu konserde ilk kez Metropolis efsanesi çalındı. Mechanic’ten de ayrıldılar. Bu önemli kararlar onlara zaman kaybına yol açacaktı ama buna katlanmak zorundaydılar. Charlie’nin ayrılmasından sonraki 2 yıllık süreç vokalist denemekle geçti. Vokaliste sahip olmadıkları zamanda Images and Words’de yer alacak birçok şarkıyı, vokal melodilerini yazmadan enstrumantal olarak hazırladılar. Lokal klüplerde canlı çalarak da performanslarını artırmaya çalışıyorlardı. Led Zeppelin, Yes, Queen, Beatles ve Van Halen şarkılarını son derece dahi bir şekilde karıştırıp medley halinde dinleyicilere sunuyorlar ve çok olumlu tepki alıyorlardı.
Bir zaman sonra aranılan “seçilmiş kişi”yi bulmak çok önemli bir hale geldi. Bir ara o zamanlarda müzik piyasasında adını çoktan duyurmuş olan Fates Warning’in vokalisti John Arc, DT’nin mikrofonunu tutmak üzereyken bu büyük fırsatı reddetti. Bu karar her halde Tom Selleck’in Indiana Jones rolünü reddetmesi kadar salak bir karardı. Ardından Geoff Tate stili bir sese sahip olan Steve Stone gündeme geldi ama bazı enstrumantal şovlarda gösterdiği kötü performans onun aranılan kişi olmadığını açıkça gösterdi. Bir ara John Hendricks’in ismi geçti. Sonunda bu iş için doğru kişinin Chris Cintron olduğuna karar verildi...Ta ki Kanada’dan bir kaset’in gelmesine kadar...
Winter Rose isimli bir glam grubunda vokalistlik yapan Kevin James LaBrie’den gelmişti kaset. Chris Cintron DT’ye girmek için gün sayarken grup kasetteki sesin muhteşem olduğuna karar verdi ve James’i denemek üzere davet ettiler. James “To Live Forever”ı akustik olarak, “Learning to live” ve “Take the time”ı demo üzerinden söyleyerek DT’nin mikrofonunu kaptı ve çok da iyi yaptı. 2 sene geçmişti ama en azından Maiden gibi aceleyle Blaze’i alarak 5 sene kaybetmediler.
Kevin James LaBrie, grubun keyboardcusuyla adaş olması nedeniyle (grupta zaten 2 adaş vardı) bunun bir kafa karışıklılığına neden olmaması için ikinci ismini kullanmaya karar verdi. Ardından grup Atco/East Records ile kontrat imzaladı ve 91 yılının sonlarında ikinci albümleri Images and Words’ü prodüktör David Prater ile Spyro Gyra saksofoncusu Jay Beckenstein’ın New York’taki stüdyosunda kaydetti.
Bu albümü ne kadar sevdiğimi anlatamam. Pull Me Under’la tesadüfen tanıştıktan sonra kısa bir İstanbul gezisinde Akmar’da yerde kaset satan birinden bulmuştum bu albümü. İlk dinlediğimde Pull Me Under’ın bir anda insanı kapan gücünü ve sertliğini bulamadığımdan hayal kırıklığına kapılmıştım. Ama sonra dinledikçe alıştım ve o sıralarda çıkan Savatage’in Edge of Thorns’una karşın bu albüm kaset dekimde bir ay boyunca döndü durdu, diğer tüm albümlere teybim kilitlenmişti sanki. Hala dinlediğimde farklı bir melodi, farklı bir tını yakalamanın dumurunu yaşarım bu albümde.
Konseptini grubun kendisinin hazırlayıp, Larry Freemantle’ın yaptığı kapak bile ayrı bir inceleme konusu. Sağ tarafta beyaz bir gecelik giyen ve elinde bir ayna tutan bir kız çocuğu görüyoruz. Şimdi bir ayrıntı buldum ki ağzınız açık kalacak. Aynaya iyi bakın. Çok ufak bi ayna. Kız alttan tuttuğu için bir haça benziyor gibi ama değil. O aynayı büyütün, evet evet o ayna Awake’in kapağındaki ayna! Awake’de geceyi gündüz, ihtiyar adam heykelini kel bir adam olarak gösteren büyük aynayla aynı dış dizayna sahip. Havada ise yanmakta olan ve dikenli tellerle çevrili bir kalp var. Kevin Moore’un fikri olan bu kalp İsa’nın kutsal kalbini, dikenli teller zorlukları ve engelleri, ateş ise tutkusunu ve enerjisini temsil ediyor. Dışarıda dolunay(awake’de saate dönüşen ay) olmasına karşın bol yıldızlı bir gece, pencere açık olmadığı halde içeri süzülen tuhaf bir atmaca, sol köşede bir vazo, kızın yatağının tepesinde ise DT’nin sembolü bir imza gibi kondurulmuş. İç kapakta Mike Portnoy bahçıvan tulumunun içinde çok komik. Oturdukları yerin zemini kapaktaki kızın yatak odasıyla aynı. Bu kapak Heavy Metal’in 80’lerde ve progressive rock’un her zaman sevdiği kapsamlı ve derin kapak tasarımlarının en başarılı örneklerinden biri.
Albümün ilk şarkısı power metalcisinden tutun thrashcisine kadar herkesin tapabileceği başınızı döndüren bir şarkı: Pull Me Under. Kapaktaki atmaca sözlerde geçiyor “Düşen atmacayı izliyorum, her şeye yeni bir anlam katıyor, bugün olmazsa ve yarın da olmazsa, başka bir gün olur...” Kevin Moore’un imzasını taşıyan şarkı sözleri Hamlet’e göndermeler taşıyor. Kevin Hamlet’e gönderme olarak değil ama Hamlet’in duygularına yakın bir tema işlemek istemiş. Hamlet’in babası kral iken ölür. Bir ay geçmeden amcası annesiyle evlenerek tahta geçer, Hamlet bunalıma girer. Bu arada Hamlet’in babası hayalet şeklinde Hamlet’e görünerek kendisini amcasının öldürdüğünü söyler. Edebiyat, tiyatro ve sanat tarihinin en ünlü karakteri Hamlet’e yakışır bir şarkı Pull Me Under. İlk kıtalarda bunalım, paradoks ve kendini sürükleniyormuş hissini veriyor. İntikam hissi ise sonralarda veriliyor: “Aldığım her nefes son nefesime yaklaştırıyor... Toz kaplıyor gözlerimi. Bulutlar yuvarlanıyor ben de onlarla beraber yuvarlanıyorum. Asırlar ağlıyor, emirler uçuşuyor ve ben yine düşüyorum... Tüm dünya içimde dönüyor. Her geçen gün, geleceği geçmişe gönderiyor. Her attığım adım bir önceki adımıma yaklaştırıyor beni...Hayatımın çoğunu güneşte yaşarım, arzun yerine gelmedikçe.” Şarkının sonunda cd kitapçığında olmayan bir kısım vardır. Bu Shakespeare’in Hamlet’inden bir alıntıdır: “Oh that this too, too solid flesh would melt." Bu mısra tekrarlanırken şarkı bir anda makaslanmış gibi kesilir. Daha önce de söylediğim gibi bu DT’nin deneysel ve devrimsel yönünün ufak bir parçasıdır. Şarkının klibini kısaltılmış versiyonuna çekerler ve beklediklerinden daha fazla bir başarı elde ederek MTV dahil tüm müzik televizyonlarında sıkça gösterilir.
Another Day klibi çekilen bir başka şarkıdır. Yumuşak olması nedeniyle MTV amaçlı bir şarkı olduğu su götürmez ama grup PMU’nın klip başarısını bu şarkıyla tekrarlayamaz. Jay Beckenstein stüdyo sahibi olarak Another Day’e yavşadı ve bu şarkıda saksofonuyla gruba katıldı. Tam bir güne hoş geldin niteliğinde rahatlatıcı olmanın tersine çok acıklı bir konuya sahiptir. Şarkı John Petrucci’nin babasının kanser olmasından sonra yazdığı bir şarkıdır. Albümden sonra 1996’da ölür babası ve yine muhteşem bir parça olan Take Away my Pain’i yazar Petrucci, Falling Into Infinity’de. Sözlerin en güzel yeri şöyledir: “Yeni bir hayat yaşa. Biraz daha yukarıya tırman. Kalmak için başka bir neden bul... Hayallerimizin fotoğrafını çekiyorlar. Sonra da merdivenlerin arkasına saklanıyorlar. Düşerlerse senin için daha iyi olabileceği söylenebilir belki. Ama aşağı inmezlerse onları aşağı çekebilecek gücü bul. Ve onları uzaklara fırlat. Sır’a teslim olmaktansa gizlilik’i(mystery-bulmaca anlamında) çöz.”
Take The Time klibi çekilen 3. parçadır. A Change of Seasons’da daha da belirgin olacak olan Carpe Diem felsefesinin başlangıcıdır bu parça. Zamanı yakalamayı, zamanı çöpe atmamanın gerekliliğini, kısır döngüden çıkmanın zamanı geldiğini felsefi bir biçimde işler şarkı. Vokalist bulma sorunu yüzünden kaybettikleri zamanı sorgulamadan yola çıkılmış ve tüm grup elemanlarının lirik yazma aşamasına katıldığı ilk parçadır. Surrounded, keyboard ağırlıklı Moore’un etkisinin belirgin olduğu klasik bir balladlıkla ballad olmamak arasında gidip gelen DT şarkılardan biridir. Ve gelelim tüm zamanlar için en sevdiğim şarkılar listesinde “zirveyi zorlayan” bir parça olan Metropolis Part I “The Miracle and the Sleeper”a. Bu şarkıyı Scenes from a Memory’de incelediğimizden geçiyorum. Under a Glass Moon sürrealist ve sembolik sözleriyle dikkat çeker. “Anlat bana. Hatırlat bana. Gökten akan suyu izle. Hep yanımda ol. Gözlerimden akan hatıraların tadına bak. Tedirgin ışıklar hayallerimi tarıyor, sıvı gölgeler çığlıklarını susturuyor. Aya gülümsüyorum. Gökteki suyu takip ediyorum, bulutlarla tartışıyorum, gözlerimdeki çalınan güzellik.” (Bertolucci’nin Stealing Beauty filminin ismi bu sözlerden aşırılmış olabilir mi acaba?) Wait for Sleep sözleriyle ve müziğiyle tamamen bir kişiye ait olan ilk şarkıdır. Kevin Moore şarkıyı ruhsal bir boşluğa giren ve sevdiği bir kişinin ölümü nedeniyle dipsiz bir üzüntü ve suçluluk duyan bir bayan arkadaşı için yazmış. Şarkı 2.5 dakika ve sadece keyboarddan ve James’in sesinden oluşuyor. Learning to Live grubun 8 telli bas çalan suskun bascısının liriklerini yazdığı bir parça ve o ana kadar ki en uzun DT şarkısı. Sözler AIDS’den yola çıkılarak yazılmış. Albümün en progressive ve kompleks şarkısı. Muhteşem sözleri ve grup üyelerinin kendilerini aştıkları bizi şaşkına döndüren enstrumantal kısımlarıyla ve zaman değişikleri ile albüme yakışan bir kapanış.
Dikkat ederseniz şarkıların sözlerine ağırlık verdim. Çünkü albümün müzikal yönü kesinlikle kusursuz, öyle ki size söyleyecek söz bırakmıyor. Progresif müzikte genel itiraz, nakaratların vurucu olmaması ve tekniğin fazlaca ön plana çıkıp duyguyu ezmesidir ama bu albümde böyle bir şey söz konusu değil. Teknik olarak en usta gitaristleri bile şaşırtacak kadar değişik, müzik ve melodi olarak da her kaliteli müzik dinleyicisinin ilgisini çekebilecek kadar güzel.
Bu albüm kanımca heavy metal ve tüm müzik dünyası için çok önemli bir kilometre taşıdır. 80 sonlarındaki durgunluğu ve 90’larda Queensryche gibi dev bir grubu bile vakum gibi içine çeken Grunge akımını ezip geçen, sadece virtüözlerin çıkardıkları vokalsiz albümlerle adı duyulan progressive müziğin yeniden doğuşudur bu albüm. Progressive müziği Images and Words öncesi ve sonrası diye ayırmak abartmak gibi olabilir ama ticari açıdan bu bir gerçektir. Bundan sonra eğer bir grubun yorumunda Dream ve Theater sözleri geçerse o albüm satmaya başlayacaktır. DT’nin progressive müziği dirilten aşısı, COF’in black’e yaptığı veya birkaç grubun birden power’a yaptığı aşıya benzetilebilir. Bir anda Dream Theater’ın açtığı kulvardan gitmek için eski progressive gruplar canlanmaya başlar, yeniler ise apar topar kurulmaya veya çalışmalarını hızlandırmaya başlar. Psychotic Waltz, Shadow Gallery, Magellan ve Fates Warning gibi zaten varolan gruplardan yeni kurulacak olan Ice Age, SymphonyX, Majestic, Magnitude 9, Pain of Salvation ve Angra gibi grupları kapsayan koca bir piyasadan söz ediyorum. Bunun adı progressive’in ikinci kuşağıdır ve bu yüzden fransız ihtilali gibi I&W de çağ değiştiren müzikal bir harekettir. Bu hareket Iron Maiden’ın X-Factor albümünde bile, başta Unbeliever olmak üzere kendini hissettirir. X-Factor’ın yorumlarında sadece 3 albüm geçmişi olan Dream Theater’ın adının geçmesi DT’nin efsanevi grupları bile etkilediğini gösterir. Death ve Blind Guardian gibi birçok grubun daha da progresifleşmesi bu yıllarda gerçekleşir ve bu bence DT’den bağımsız olarak gerçekleşen bir tesadüf değildir. Bu Tarantino’nun Pulp Fiction’ıyla sinemaya yaptığı etkiye benzer, hem pulp ve kara filmler yüksek bir ivmeyle artmaya başlar hem de her tür filmde Tarantinovari geyik muhabbetlerine sıkça rastlanılır olur.
Dream’in müziğinde kurulması zor bir sentez vardır. Yes, Rush, Marillion, King Crimson, Pink Floyd gibi eski progressive rock gruplarından esinlenerek heavy metal yapma fikri yeni bir şey değil ama bunu ne kadar başarılı yaptıkları önemli. Heavy Metal’in her türüne göndermeler var müziklerinde. Judas Priest’le başlayan ve Iron Maiden’ın en başarılı şekilde yaptığı çift gitar partisyonlarını, DT keyboard ve gitarla yapıyor. Bazen neyin gitar neyin keyboard olduğunu çakamayacağınız kadar ustalıkla hem de. New Wave of British Heavy Metal etkisi dışında grupta net bir Metallica, Pantera ve thrash etkisi de var, kesik kesik atılan thrash rifleri bunun kanıtı. Grup bununla da kalmıyor, yer yer speed kadar hızlı agresif gitarlara yer veriyor ama birden akustik veya piyano ağırlıklı bir temaya geçerek James’in de eski grubundan kalma “yumuşak” sesi sayesinde glam dinlediğimiz yıllara götürüyor bizi. Pull Me Under’ın klibinde eski glam vokalisti James LaBrie’nin t-shirtü Napalm Death t-shirtü. Mike Portnoy sıkı bir rap müzik takipçisi ve belki de konuşuyormuş gibi hızlı hızlı okunan pasajlar da rap’in etkisini taşıyor. Müziklerinin içinde yakından hissettiğimiz diğer müzikler: Jazz(scenes de daha da belli oluyor), klasik müzik(bkz: erotomania), fusion, new age, etnik müzik, farklı enstrumanları süs olarak da olsa kullanmaları nedeniyle dünya müziği, keyboardda farklı arayışlara giderken techno ve tabii ki doğaçlama müzik. Sadece arabesk kaldı geriye galiba, belki de gelecekte kim bilir?
Tüm müzik türlerini bünyesinde toplayan DT müziğinin vazgeçilmez öğesi lirikleridir. Dream Theater bir gün kötü bir albüm çıkartabilir ama o albümde bile şarkı sözlerinin her zamanki gibi özenle yazılmış edebi sözler olacağından eminim. Dream’in sözlerini okumak insana Shakespeare, T.S Eliott veya Murathan Mungan şiirleri okuyormuş gibi bir tat veriyor gerçekten de. (Bunu entellik olsun diye söylemiyorum, bir edebiyat eleştirmenine DT liriklerini keşfedilmemiş bir şairin şiirleri diye yutturabileceğime eminim) Kapak tasarımlarını resim sanatına ait yapıtlar olarak görürsek ve Awake’den itibaren şarkılarındaki sinema repliklerinden alıntıların daha da artacağını ve hikayelerindeki sinematografik anlatımı düşünürsek insan beyninin yarattığı düşlerden meydana gelen tüm sanat dallarından imgeleri toplayan ve bize sunan bir müzik grubuyla karşılaştığımızın ayrımına varabiliriz. Dream’in büyüklüğü burada yatar.
James LaBrie, Dream Theater’la konser siftahını Iron Maiden’ın altında 1992 Haziran’ında yapıyor. (O konserde olmak isterdim!) Japonya’da I&W’ün altın plak kazanması, MTV’nin destek vermesi (o zamanlar tabii Headbangers’ Ball ve Vanessa Warwick yengemiz vardı) ve radyoların sürekli DT şarkıları çalması sonucunda ilk kez dünya çapında bir turneye çıktılar. New York’taki sadık fanlarına Limelight’ta tam 3 saat çaldıkları konserde yeni yapıtları ve hiçbir LP’de basılmayacak olan To Live Forever ve Eve’i ayrıca da ilk kez 20 küsur dakikalık A Change of Seasons epiğini çaldılar. Avrupa’da çıktıkları Music in Progress turu da çok başarılı geçti ve bu esnada Londra’da Marquee’de live ep’leri Live at the Marquee’yi kaydettiler. EP dense de 50 küsur dakikalık muhteşem bir konser kaydıdır bu. Ve James LaBrie’nin WdaDU’daki Killing Hand ve A Fortune in Lies’ı ne kadar güzelleştirdiğini de görürüz bu konserde. Albümdekinden çok daha yırtıcı, power’a daha yakın bir vokale sahip olduğunu da görürüz. Bombay Vindaloo şarkısında grubun doğaçlamada ne kadar üretken olabildiğine şaşırmamak elde değil. Tokyo’da çekilen video ise 93 sonlarında yayınlandı ve Türkiye’de de bulmak mümkün bu videoyu.
1994 Mart’ında 3. albüm için stüdyoya kapandı grup. Daha önceki albüm hazırlama aşamalarında vokalistleri yoktu, enstrumantal olarak beste yapıp sonradan vokalleri ekliyorlardı, ilk kez bir vokalistle beste yapmanın şansına sahip oldular. Önce Eve ve To Live Forever’ı ve konserlerde çalıp da albüme koymadıkları şarkıları koymayı düşünüyorlardı ama üretme safhasında o kadar şarkı ürettiler ki 75 dakikalık zaman süresini bile aştı ve o eski şarkıları b-side’lara koyma kararını aldılar. Los Angeles’da tanıştıkları John Purdell ve Duane Baron’u prodüktör olarak seçtiler.
Awake’in kayıtları sırasında DT tarihinin en vahim olayı gerçekleşti ve Kevin Moore herkesi, özellikle de çocukluktan beri tanıdığı John Petrucci’yi şaşırtarak gruptan ayrıldığını açıkladı. Nedeni Kevin’in farklı müziklere dalma eğilimi ve istediği her şeyi Dream Theater’da yapmasının imkansız olmasıydı. DT için yapmadığı bestelerin kendisi için daha da önemli bir duruma gelmesi ayrılığı zorunlu kılıyordu. Ayrılık ani ama dostça oldu. Kevin gibi dahi bir keyboardcunun ayrılması tabii ki DT fanlarını ve elemanlarını üzdü. Kim gelirse gelsin Kevin her zaman gönüllerin DT keyboardcusu olacaktır
|
|
|
|
|
|
 |
     |
 |
wampirella
Brujah


Yaş: 19
Kayıt: 20.02.2007
Mesajlar: 935
Şehir: laneth şehir

|
|
En son Awake’in kayıt aşamasındaydık ve Kevin Moore baba ayrılmıştı gruptan. 4 Kasım’da üçüncü stüdyo albümleri Awake çıktı. KAPAK75 dakikanın üzerinde gerçek bir heavy metal ve müzik ziyafeti olan bu albüm dinleyenlerin unutamayacağı çok kısa ama çok hızlı bir perküsyon davul solosuyla başlıyordu. Kevin Moore’un sözlerini yazdığı “six o’clock” aslında James LaBrie’nin bir zamanlar beraber müzik yaptığı ama sonradan bir fabrikada bir iş bularak müziği bırakan bir adamdan esinlenilerek yapılmış bir şarkı. “Melodi kapıdan çıkıp gidiyor. Ve hatıra pencereden uçup kayboluyor. Kimse ne istediğini bilmiyor, her şeyi olduğu gibi bırakmadıkça. Kaybettiklerinizi hemen kesmeyin, çünkü kestiğiniz diliniz olacaktır aslında. Ve her şeyi duyduğunuz zamanda bir yanıt bulun, çünkü bunu sizin yerinize kimse yapmayacaktır” 6.00’da arkadan gelen alıntılar; grup üyelerinin en çok sevdiği yazarlardan biri olan James Joyce’un bir hikayesinden John Houston’un uyarladığı The Dead isimli filme ait. Caught in a Web, yine benzer bir temayı işleyen, çevre koşulları ve onların sana yüklediği misyon ne olursa olsun hayatın tek doğru yönünün senin doğru bulduğun yön olduğunu söyleyen bir şarkıdır. “Bir ağa yakalanmış. Dünya tarafından dışlanmış. Bir ipliğe asılmış. Kafes çevirir durursun. Reddedilmiş ve okunmamış.” Caught in a Web aynı zamanda çok iyi de bir konser şarkısıdır. Innocence Faded; “kısır döngü kırılıncaya kadar, erdem yolunda olmadıkça” masumiyetin silineceğini, “aynanın arkamızda düşeceğini, sinikçe yorgun olduğumuzda sadece bir çocuğun (içimizdeki) sürünerek bizi bulacağını” anlatan yumuşak, rahatlatıcı bir parça. Bundan sonra A Mind Beside Itself bölümü başlar CD’de. Bu bölümün ilk şarkısı enstrumantal şarkı Erotomania’dır. Arasında klasik bir bestenin yorumu da olan bu şarkı enstrumantal bir şahaserdir.
Bir Dream fanı bir filmde veya normal hayatta, pencere bir örümcek görürse korkma hadisesinden hemen önce DT’nin Voices şarkısını hatırlar. Hatta içinden şarkının devamını da getirebilir: “Havuzdaki melek. Yaşlı adam zehri alır. Artık dul kadın kuralları koyuyor.”...“Düşünce kaosu, düş kontrolü, şimdilerde beynimi okuyorlar radyoda, ama cennetin bahçesi nerede? Gururlandım, kederi hissettim. Seks ölümdür, ölüm sekstir”. 10 dakikalık bu şarkı Awake’in en güzel şarkılarından biridir. Şarkının içindeki konuşmalar, kayıt sırasında komşu stüdyoyu kullanan Prix-Mo isimli bir rap müzisyenine ait. (Cultural Revolution isimli kitaptan pasajlar okuyor) Birinden ayrıldıktan sonra kendi içindeki seslere kulak veren bir adamın düşünceleri. “Sesler tekrarlıyor beni; “tehdit edilmiş mi hissediyorsun kendini? Biz senin umutlarını ve korkularını yansıtıyoruz.” Sesler tartışıyor beni. Kendi mesih’inizi beklemeyin. Bu bir hiçlikdünyası, sadece aklında arzuladığın...” Silent Man, A Mind Beside Itself’in 3. ve son kısmıdır. Albümden çıkan ilk single’dır aynı zamanda. Ben bu şarkının klibini Mike Portnoy yönetti diye hatırlıyorum ama bununla ilgili yazılı bir bilgi bulamadım. Akustik ve sakin bir şarkıdır, adı gibi sessizdir. Konusunu 1001 Gece Masalları'’dan almış. Ve gelelim DT’nin en sert parçası: The Mirror
|
|
|
|
_________________
|
|
 |
     |
 |
wampirella
Brujah


Yaş: 19
Kayıt: 20.02.2007
Mesajlar: 935
Şehir: laneth şehir

|
|
Düş Tiyatrosu’nun üçüncü perdesine hoş geldiniz. A Change of Seasons’ın ardından çıktıkları kısa turne bittikten sonra Dream Theater kendini stüdyoda buldu. Bu defa prodüktörleri eski Aerosmith ve Silver Chair albümlerini yapan ve Iron Maiden’ın yeni prodüktörü Kevin Shirley idi. Stüdyoda yine yaratıcılıklarının doruklarında olduğunu kanıtladı grup elemanları. Metropolis part2’de bu sırada doğdu ama çıkaracakları yeni Cd’ye koymama kararı aldılar. Diğer ürettikleri şarkıların bir kısmını da B-Side’lara ve konserlere sakladılar. Falling Into Infinity 23 Eylül 1997’de yayınlandı.
Falling Into Infinity’nin kapağında denizdeki iki platformda birbirlerine dürbünle bakan iki adam var. Şimdi kapağa yaklaştırın gözlerinizi ortasına doğru “şaşı” bakın. İkisi ön plana geçiyor ve sağdaki adam yükseliyor. Aslında bunu ben yapamadım, üç boyutlu resim zımbırtılarını da hiç görememişimdir zamanında ama Fırat yaptı nasıl olduysa, bir deneyin bakalım.
Bu albümün kayıt aşamasında grup farklı bir yöntem izledi. Daha önce her enstruman ayrı ayrı kaydedilip sonradan hepsi mix’leniyordu. FII’da ise hepsi aynı anda kaydedildi. New Millennium bu albümün açılış parçasıdır. Son zamanlardaki milenyum geyiğini grup o zamanlarda yapmıştı. Değişimin getirdiği “komik duygu” ve her şeyin daha iyi olacağına dair düşünce içine girme sendromunu deşer grup. Aynı zamanda milenyum öncesi kısa bir manifesto da sunmuştur hayranlarına: “Biraz inancın olsun sen de görebilirsin, Başını dik tut, Ama inanç geciken kiralarını ödemez, Parıldayan her şey maviye dönüyor şimdi, Benden ne halt istiyorlarsa tek bir ipucu bile vermiyorlar, Gururunu yut o seni yutmadan önce, Sana acı çektiren eli ısırmaktan korkma, Başını dik tut. Yeni milenyuma hoş geldin” Sekiz dakikalık bu şarkının ardından You Not Me gelir. Bon Jovi’nin şarkı sözü yazarı olarak tanıdığım Desmond Child ile John Petrucci’nin şarkısıdır bu. Bir kız hakkındadır şarkı, “Senin etrafında olmak beni deli ediyor, Koşar ayak gidişini görmek beni tembelleştiriyor, Kafamda bir yer satın almaya çalışıyorsun, Çoktan okuduğum satırları anlatıyorsun bana, Adımı söylüyorsun kafamı karıştırmak için, Bir daha söyle beni kaybetmeye başlıyorsun, Hücremi tuğla tuğla inşa ediyorsun, Aklımı okuyorsun ve beni çıplak bırakıyorsun, Vermeliyim almadan önce diyorsun, Belki bir gün inanırım, Tüm bunlar senin hakkında benim değil” diyerek günümüz ilişkileri hakkında güncel saptamalarda bulunurlar. Peruvian Skies, Petrucci’nin gazetede gördüğü cinsel olarak kötüye kullanılmış bir kız hakkında. Aynı zamanda albümde en çok sevdiğim şarkı. “Peru’da gökyüzü altında, Vanessa pişmanlıkla bekliyor, Hikaye onun gözlerinde katlanıyor, Gece yarısı isterisi büyük bir sürpriz değil, Yumruklandı ve incitildi, Her zaman şaşırtıcıdır, Nefreti için kaybettiği aşk, Zavallı Vanessa” Ardından albümün ilk single’ı ve slow parçası Hollow Years gelir. “Bir kere altında süründüğün taş omuzlarından kaldırıldı mı, üzerinde yağan bulut yok oldu mu bir kere, duyacağın gürültü boşa harcanmış yılların çarpışmasıdır.” Ardından gelen albümün en sert parçası Burning My Soul ise eski bir sevgiliye nefret kusma niteliğinde bir şarkı ama emin değilim. “Ben yeşil olduğunu söylüyorum sen ise kırmızı olduğunu söylüyorsun bana. Düşüncelerini ve fikirlerini kendi kafanın içine kilitle artık. Kendi kelimelerinle beni kontrol ediyorsun. Göremiyor musun onlar benim kelimelerim sana hayat veren. Sonunda senin duygularını incittim. Peki, gerçekten üzgünüm, ama hiç sikimde değil(I don’t give a shit).”, “Benim tarafımdaki dikensin, omzumdaki kırıntısın, boğazımdaki düğümsün, koca bir kaya parçası büyüklüğünde. Omurgamdaki soğukluksun, daha soğuk olamaz. Ve hala neden gülümseyemediğimi merak ediyorsun. Bağırsağımdaki tıkanıklıksın, sırtımdaki şempanzesin. Anın sıcaklığında şarkının dışına tekmelendim. Ve hala neden saçlarımın gri olduğunu soruyorsun. Ruhumu yakıyorsun!” Ardından enstrumantal parça Hell’s Kitchen gelir, aslında ilk kayıtta bu şarkılar birbirine bağlantılıdır ama teknik nedenlerden dolayı grup bunları ayırır. Ardından albümün en iyi parçalarından biri olan Lines in the Sand başlar. Sözleri komple süperdir bu şarkının. “Şeytanlarımızı imal ediyoruz, Onları evlerimize davet ediyoruz, Yaratıklarla akşam yemeği, Ve tek başına savaşıyoruz, İskeletlerimizi aklımıza getiriyor, Hırsızların mağarasına gönüllü oluyor, Kendi dolaplarımızdan korkar hale geliyoruz, Sonra da giysilerimizin kollarını dikiyoruz.” Bu şarkının sözlerini dikkatle okuyun, DT’nin en iyi şarkı sözlerinden biri. “Ellerimin arasından dağılacak bir akıntıyla, dikenden bir çelenk yanımda, ben kuma çizgiler çizerim” diyerek yaptıkları müziğin ve her şeyin zamanla kaybolabileceğinden, bunun tehlikeli de olabileceğinden ama bunu yapacaklarına devam edeceklerinden söz eder. Ardından gelen Take Away My Pain, John Petrucci’nin babasının ölümünden sonra yazdığı ve James E.Petrucci’ye adadığı duygu yüklü bir parçadır. Grup üyeleri bu şarkının akustik halinin daha iyi olduğunu söylerler ama bizi bundan mahrum bırakarak deli etmeyi de tercih ederler. “Onun son sahnesi. Aktör eğilerek selamlar. Ve tüm o seneler nasıl olduysa silinir. Kalabalık alkışlar. Perde kapanır.” Gerçekten Petrucci için özel olmanın yanı sıra birçok DT fanı için de özel bir parçadır. Just Let me Breathe ise Take the Time’daki temanın bir devamıdır. Nakarat kısımları birbirinin tam tamına zıttır, ironi olsun diye savundukları fikrin tam tersini bu şarkıda kullanırlar.( “Sadece beynini kapat ve bulman gerekeni gözlerinle bul” ) “Büyük makineler seni yetiştirecek, Kendini öldürene kadar. Ve ardından satışlar damdan uçacak. Hesaplanmış. Formüle edilmiş. Kafamı basit düşüncülerle besliyorlar. Sürekli öğretmektense biraz nefes almama izin verin. Hepsi kırışıklıklarda şişelendi ve yırtıldı. Sıkıldım. Sadece nefes almama izin verin.” Şarkının bir yerinde “A daily dose of eMpTyV” diyerek MTV’yi eleştirir. Anna Lee ise James LaBrie’nin, çocuklara uygulanan cinsellikle ilgili okuduğu kitaplardan etkilenerek yarattığı kurgusal bir karakter. “O gözlerin ardında, keskin bir sahne, parlak bir hayalle karışık. Sorulmuş sırlar açığa çıkıyor, ve her seferinde yadsınamıyor, bedeninde iz yapan çizgiler, hiçbir zaman iyileşmeyecek yaralar” Kapanış şarkısı ise 13 dakikalık Trial of Tears. 3 bölümü olsa da bir hikayesi yok bu şarkının. İçine kapanık bas gitarist John Myung, içine kapanık bir adamın yağmurun altında dolaşmasını falan anlatıyor. “Kendinize bir bakın, Başkasına değil kendinize, Ve ne gördüğünüzü anlatın bana, Hava soğuk biliyorum, Sokaklar zalim biliyorum, Ama bugünkü gezintiyi seveceğim...Yağıyor, yağıyor, Cennetin derinliklerinde yağmur yağıyor...”
Bu albüm genelde diğerleri kadar sevilmez. Bunun başlıca nedeni “vurucu” şarkı azlığıdır. Grup tüm progresif öğelerini en az diğerleri kadar başarıyla kullanır ama sizi bir anda çekebilecek şarkı sayısı azdır. Progresif öğelerini sakladıkları basit görünebilen şarkılar da vardır.(örn: You Not Me) Klavye daha bir geri planda kalmıştır. İçinde sizi şaşırtacak Dream Theater sürprizleri de azdır. Grup ilk kez beklenenin ötesinde bir şey verememiştir hayranlarına. Müzikal evrimlerindeki ivme bu albümde diğer albümlerindeki kadar büyük değildir. Belki kulağa saçma gelecek ama DT’nin diğer albümlerine bir renk seçilecekse hep koyu renkler olur, FII ise mavidir, kapağından müziğine kadar, çekilen klibine kadar masmavi bir müziktir.(Bazı şarkılarda “mavi” kelimesi de geçer) Mavi güzeldir ama lacivert tercih edilir, bunun gibi bir şey. Asla kötü bir albüm değildir, grubun en kötü albümü demek bile insanı rahatsız eder. Keşke her grubun en kötü albümü FII kadar iyi olsun diyerek düşüncelerimi özetleyeyim.
Albümden sonra geniş çaplı bir turneye çıkarlar. Bu turne sırasında Deep Purple ve ELP ile büyük alanlarda konser verme şansına da sahip olurlar. Araya da bir tane Fan Kulüp Christmas CD’si sıkıştırırlar ama ben dinlemedim bu CD’yi.
1998 Dream Theater için solo projelerin doğduğu yıldır. Bunların ilki ve en önemlisi LIQUID TENSION EXPERIMENT’tir. John Petrucci, Mike Portnoy, Jordan Rudess(şu anki Dream keyboardcusu) ve eski King Crimson bascısı Tony Levin’den oluşan grup enstrumantal progresif müzik adına unutulmaz bir çalışma yaratırlar. Sınır tanımayan doğaçlama yetenekleriyle her müzisyeni kıskandıracak, her müzikseveri kendine hayran bırakacak deli bir albüm çıkartırlar.
James LaBrie ise Shadow Gallery’nin devasa albümü Tyranny’de gruba eşlik eder. Bunun yanı sıra James, Derek ve John AGE OF IMPACT/Explorer’s Club projesiyle bir albüm yaptı. Explorer’s Club eski progresive müziğe yaklaştıkları, bir sürü konuk müzisyenin katıldığı değişik bir çalışmaydı.
27 Ekimde son turne kayıtlarından oluşan Once in a LiveTime’ı yayınladılar. 2 Cd’den oluşan bu konser albümü Dream Theater’ın mükemmel bir konser grubu olduğunun kanıtıydı. Progresif bir müzik yapıyor olabilir ama Dream Theater konserlerinde müzikal bir ziyafetten daha fazla şeyler vaat ediyor. Genelde sert parçalarına yer vererek coşkuyu artırıyorlar, yumuşak şarkılarını bile daha sert çalıyorlar. Peruvian Skies’ı çalarken bir anda inanılmaz bir geçişle Enter Sandman’dan bir pasaj çalıyorlar sonra şarkıya yeniden geri dönüyorlar. Bu tip sürprizleri sık sık yaparak hem küçük bir “tribute” olayına girmiş oluyorlar hem de hayranlarına albümdekinden farklı bir şey sunuyorlar. Hemen hemen her şarkıda farklı bir şey yapıyorlar. Yani albümde dinlediğiniz X şarkısı konserde bambaşka melodilere, göndermelere sahip olabiliyor. Şarkı aralarında keyboard’dan Star Wars nağmeleri yükselebiliyor. Bunun yanı sıra görselliğe de büyük önem veriyorlar, şarkılarını arka perdedeki görüntülerle destekliyorlar. Kısacası Dream Theater şu an dünya yer yüzünde izlenebilecek en iyi gruplardan biri. Şu anda “hangi grubu konserde görmek istersiniz?” anketinde bir numara olması tesadüf değil.
Solo projelerin ardı arkası kesilmez. Liquid Tension Experiment üçlüsü ikinci deneyleriyle ortaya çıkarlar. Bu sefer biraz daha akılda kalıcı melodilere, sert gitar riflerine sahip bir albümdür. En az ilki kadar ağzınızı açık bırakabilir. Bu albümden sonra Jordan Rudess’le kimyalarının Derek’e göre daha iyi tuttuğunu anlayan grup 18 Ocak’ta grubun müziğine yeni bir şey katamayan Derek’i şutlar ve yerine Jordan’ı alır. James LaBrie ise sağlam bir kadroyla ve Shadow Gallery, Magellan’dan Trent Gardner ve Dali’s Dilemna’dan Matt Guilary’nin besteleriyle Mull Muzzler adı altında çok iyi bir solo albüm çıkarır. Prodüktör ise eski Rush prodüktörü Trent Gardner’dır. (daha ayrıntılı bilgi için bkz: non serviam 16.sayı(Kasım) rewiew sayfası)
Mike Portnoy’un Liquid Drum Theater isimli videosundan da söz etmemiz lazım. Bu videoda bazı konser görüntüleri ve Mike Portnoy’un davul dersleri vardır. John Petrucci yakın zamanda Idiot Symphony ile çalışacak. Gruptan ayrılan Derek ise Planet X isimli grubuyla büyük olasılıkla hayal kırıklıklarından bahsedecek. Sonuç olarak Dream Theater üyelerini takip edebilmek gerçekten güç bir olay. Dream Theater ismi altında kısa zamanda ürettikleri muhteşem işlerin yanı sıra yan projelerle de insanı şaşırtıyorlar. Her halde müzik adına bu kadar kısa sürede bu kadar iş çıkartan başka bir topluluk daha yoktur.
26 Ekim 1999’da Dream Theater’ın son albümü Metropolis Part 2: Scenes From A Memory çıkar. Kapak dizaynında eski logolarına ve fotoğraftan resim tarzına geri dönerler. Baştan sona mükemmel bir konsept albüm yaratırlar. Bu albümü detaylarıyla Non Serviam’ın Aralık sayısında incelemiştik. Kısaca söz etmem gerekirse; Dream Theater’ın en sert kısımlara yer verdiği, yer yer Liquid Tension’ı anımsatacak delirtici ustalıklarla dolu, şarkı sözlerinde daha anlaşılır bir anlatım kullanarak hikayeyi ön plana iten gelmiş geçmiş en iyi konsept albümlerden biri. Sadece DT ve progresif fanlarının değil her heavy metal dinleyicisinin hatta her kaliteli müzik dinleyicisinin sevebileceği bir albüm olarak da diğer albümlerinden ayrılıyor. Turnede, konsept ruha sadık kalarak tüm albümü baştan sona, arka planda hikayeyi destekleyen bir görsel tasarımla çalacaklarını da belirtmeliyim. Umarım biz de görürüz.
Scenes From A Memory gelecekte de Dream Theater’ın müzikal evriminin devam edeceğini gösteriyor. Bunun nerede sona ereceği bizim için bir merak konusu, diğer müzisyenler içinse “korku” ve “kıskançlık” yaratacak bir süreç.
Detaylı Dream Theater araştırmam sonunda bitti. Tüm bu zaman zarfında sürekli Dream Theater dinledim, artık başka şeyler dinlemenin zamanı geldi. Ama bakıyorum da, bugün Dream Theater dinlemek için güzel bir gün. Günü kurtarmak için düşlerin ve günün buluştuğu yere doğru bir yolculuk yapsam iyi olacak.
|
|
|
|
_________________
|
|
 |
     |
 |
Mr.Crowley
Malkavian


Yaş: 101
Kayıt: 06.11.2006
Mesajlar: 355
Şehir: Middle Earth

|
|
çok kapsamlı bi bilgi olmuş eline sağlık oku oku bitmedi ama güzelmiş.
son iki cümle etkileyici gerçekten, çok ii bi dreamtheater dinleyicisi olaraktan...
|
|
|
|
|
|
 |
     |
 |
wampirella
Brujah


Yaş: 19
Kayıt: 20.02.2007
Mesajlar: 935
Şehir: laneth şehir

|
|
| saol kimse okumaz diye düşünmüştüm genelde sitemizdde bulunan arkadaşlar uzun die kaçıolarda =)
|
|
|
|
_________________
|
|
 |
     |
 |
Mr.Crowley
Malkavian


Yaş: 101
Kayıt: 06.11.2006
Mesajlar: 355
Şehir: Middle Earth

|
|
evet dediğin gibi genelde öle malesef. ama okunması gereken bi yazı ki bu dreamtheater yani aşinası olduğum bi gruptur. nerde görsem atlarım uzun kısa (:
bence bu foruma giren herkes okusun çünkü güzel bi yazı olmuş bi başkasının kaleminden hem öle sıkıcı diil yani....
|
|
|
|
|
|
 |
     |
 |
wampirella
Brujah


Yaş: 19
Kayıt: 20.02.2007
Mesajlar: 935
Şehir: laneth şehir

|
|
| evet okurkende zevk alınan bişi okuyun arkadaşlarr yanii =))
|
|
|
|
_________________
|
|
 |
     |
 |
dracula
Gangrel


Yaş: 19
Kayıt: 23.05.2007
Mesajlar: 79
Şehir: 'stanbul

|
|
| uzunmuş biraz : ) nese okudum ama üşenmedim paylaşım için saol güzelmiş : )
|
|
|
|
|
|
 |
      |
 |
metlrock
Nosferatu


Yaş: 18
Kayıt: 14.06.2008
Mesajlar: 44

|
|
| the spirit carr bunu dınleyın arkdşlar mutlka mukemmel yaa çoh sefıorum bu arada paylaşım içn saol dınledıım bı grupdu ama bukadr ayrntlı bılgm yohdu...
|
|
|
|
|
|
 |
     |
 |
|
|
|
Sonraki başlık »
« Önceki başlık
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|
| Karanlık, bir ışıkla dehşet verir aslında çünkü yalnız kalamazsın gölgen vardır yanında.. |
Metal |
Sözlük |
English |
Blog |
Dizin |
Toplist |
Msn Nickleri |
Biyografiler |
Diskografiler |
Haberler |
Videolar |
Türler |
Etiketler |
Gothic |
Duman6 |
Resim |
Rock
Rock Arsiv -
Sitemap -
Sitemap2 -
Sitemap3 -
Sitemap4 -
Sitemap5 -
Sitemap6 -
Rock Arsiv2
Wap
rock, metal, punk, gothic, müzik, lyrics, şarkı sözleri, diskografi, biyografi, gruplar, video, haber, resim, akor, kültür, sanat, sohbet, multimedia, felsefe, eğlence, müzik enstrumanları ve aletleri
Bu sitede yazilan her yazı dogru olmayabilir.
Site icerigi küçükler için sakincali olabilir, bağımlılık yapabilir. 18+ uygundur.
Yazilardan ve konulardan yazarlari sorumludur.
Sitedeki yazıları çalabilirsiniz, gece ayışığına karşı rakı sofralarına malzeme kaynağı yapabilirsiniz,
hatta print edip kitap halinde bastırabilirsiniz. Bizene ?
Birde uygun görmediğiniz başlıkları adminlere veya moderatörlere bildiriniz..
Forum Anasayfa Cookileri Sil
Powered by phpBB
© 2001/8 phpBB Group :: Matrock Tema :: turan tuna
|
|